İran, Irak ve Libya’nın Kaderinden Nasıl Kaçındı?
Makaleyi ayrıca video üzerinden de inceleyebilirsiniz;
İran savaşı konvansiyonel anlamda kazanmamış olabilir; ancak Irak veya Libya’nın başına gelen kaderden kaçınmayı başardı.
İran, İsrail ve ABD ile girdiği çatışmada pek çok hata yapmış olabilir; nitekim savaşın ilk günlerinde üst düzey liderliğinin büyük bir kısmı ve hava savunma ağının önemli bir bölümü imha edildi. Buna rağmen Tahran, birkaç kritik hususta son derece doğru hamleler yaptı. Hataları büyük ölçüde acemi davranmasından ve ihmalkârlığından kaynaklanırken; doğru yaptığı şeyler coğrafyadan, kurumsal dayanıklılıktan ve bu savaşın ilk aşamalarından çıkardığı derslerin etkisiydi.
Tahran’ın ilk doğru anladığı husus, ABD’nin bölgedeki askeri tutumunun niteliği ve sınırları oldu.
Washington, tanıdık doktrinine geri dönmüştü: İran rejiminin elini ayağını bağlayıp moralini bozmayı, ardından ortaya çıkacak iç çatlaklardan yararlanarak rejimi ABD iradesine boyun eğdirmeyi hedefleyen ve örtük bir dille “Şok ve Dehşet” olarak adlandırılan kısa, ezici ve sert bir harekat. Ancak bu harekat İranlılar için ne şok edici ne de dehşet verici oldu. Zira bu durum önceden öngörülmüş, incelenmiş ve buna yönelik hazırlıklar çok önceden yapılmıştı.
Afganistan deneyimi bu noktada bilhassa öğreticiydi. Yirmi yıllık savaşın ardından Birleşik Devletler, nihayetinde Taliban’ı yine Taliban ile değiştirmek zorunda kalmıştı. Amerikalı karar alıcılar —çoğu zaman isteksizce de olsa— seküler muhalif grupların liberal yönetim söylemlerini kullanmalarına rağmen meşruiyetten, uyumdan veya idari yetkinlikten genellikle yoksun olduklarını öğrendiler. Yolsuzluk, klikleşme ve elitlerin yağmacılığı bu tür hareketlerin içini hızla boşaltmakta; istikrarlı ve Batı yanlısı hükümetler yerine çürümüş devletler ve siyasi vakumlar yaratmaktadır.
Dolayısıyla, İsrail’in Kürt muhalif güçlerinin zafer yürüyüşüyle Tahran’a gireceği yönündeki fantezilerine rağmen İran; Birleşik Devletler’in ne uzun süreli yeni bir bölgesel savaşa iştahının olduğunu ne de mevcut rejimin yerini alması gerekecek kapsamlı bir kara işgalini başlatacak ve sürdürecek siyasi kapasiteye sahip olduğunu doğru bir şekilde analiz etti.
Üstelik Washington, rejimin çöküşünün ardından İran’ı yönetebilecek inandırıcı bir alternatif siyasi güce de sahip değildi. İslam Cumhuriyeti’nin İsrail istihbaratı tarafından sızmaya uğradığı açıkça görülmüş olsa da, İran muhalefeti parçalanmış, zayıf ve siyaseten varlık gösteremeyecek durumdaydı.
Bu nedenle mevcut rejimi tamamen değiştirebilmek için ABD’nin, Irak ve Afganistan’daki fiyaskoda olduğu gibi mevcut yapının yerini alacak uygulanabilir yeni bir iktidar düzeni kurmak adına İran’da on yıllarca sürecek bir işgal sürdürmesi gerekecekti; ki bu, hem Afganistan hem de Irak’ta başaramadığı bir görevdi.
Bu yüzden Tahran açısından bu savaş hiçbir zaman temelinde bir imha savaşı olmadı. Savaş, bir zorlama meselesiydi: İçeride rejim değişikliğini ve Amerikan stratejik taleplerine boyun eğdirilmeyi dikte etmek. Sonuç olarak İran liderliği zafer kazanma doktrinini değil, direnme ve hayatta kalma doktrinini benimsedi. Körfez Savaşı sırasındaki Saddam Hüseyin’in aksine İran, Amerika Birleşik Devletleri’ni askeri olarak mağlup etmesi gerekmediğini hesapladı. Savaşın ekonomik ve siyasi maliyetlerinin, rejimin bağımsızlığını koruyan müzakere edilmiş bir çözümü Washington ve müttefikleri için giderek daha cazip hale getirmesine yetecek kadar uzun süre hayatta kalması kafiydi.
| İran’ın başarılı olduğu noktalardan biri üç ayaklı bir stratejide yatıyordu: Rejimin savaş yürütme kapasitesini tahkim edip korumak; bölgedeki Amerikan müttefiklerine bedel ödetmek; ve çatışmanın ekonomik sonuçlarını uluslararasılaştırarak gerilimi düşürme baskısını Orta Doğu’nun çok ötesine yaymak. |
İsviçre gibi İran da coğrafi arazi şartlarını müthiş bir etkiyle kullandı. Ülkenin büyük bir bölümüne, geniş topraklara uzanan Zagros dağ silsilesi hakimdir. On yıllar boyunca İran, kritik askeri altyapısını korumak amacıyla bu dağların derinliklerine tüneller açtı. Füzelerin hava saldırılarına karşı ciddi bir koruma altında üretilebildiği, monte edilebildiği, depolanabildiği ve konuşlandırılabildiği yeraltı “füze şehirleri” inşa edildi. İran hava kuvvetlerinin unsurları ve stratejik varlıkları da çatışmalar tırmanmadan çok önce benzer şekilde yeraltına taşınmıştı.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile kaçınılmaz bir hesaplaşmaya hazırlanan Tahran; Amerikan ve İsrail önleyici füze stoklarının sınırlı ve olağanüstü derecede pahalı olduğunun bilincinde olarak devasa balistik füze ve Şahid dronu stokları da yığdı. Asimetri son derece açıktı: Binlerce dolara mal olan İHA’lar, milyonlarca dolar değerindeki önleyici füzelerin harcanmasını zorunlu kılabiliyordu. Nispi ekonomik zayıflığına rağmen İran, gelişmiş Batı ve İsrail savunma sistemlerini yıpratmak için düşük maliyetli yıpratma savaşından etkili bir şekilde yararlandı.
İran; İsrail ve Amerika’nın tam da böyle bir hamleyi kışkırtmaya yönelik tekrarlanan girişimlerine rağmen, birliklerini tek bir yerde toplama cazibesine de direndi. Yaklaşan Kürt taarruzlarına dair raporlar, Amerikan ve İsrail hava üstünlüğünün neredeyse kesinlikle felaket düzeyinde kayıplara yol açacağı savunmasız bölgelerde Tahran’ı birliklerini yoğunlaştırmaya ikna edemedi. Birliklerini dağıtılmış ve gizlenmiş durumda tutan rejim, karadaki gücünün önemli bir kısmını muhafaza etti ve iç bölünmeyi tetikleyebilecek türden kesin bir savaş alanı çöküşünden kaçındı.
İran devletinin yapısı da birçok Batılı gözlemcinin tahmin ettiğinden daha dayanıklı çıktı. Batı’da İran Cumhuriyeti, genellikle tamamen Dini Lider çevresinde şekillenen kişisel bir sistem olarak tasvir edilir. Gerçekte ise rejim, birbiriyle örtüşen kurumsal ağlara dayanmaktadır. Uzmanlar Meclisi ve Anayasayı Koruma Konseyi gibi organlar, yetkilerin belirli yönlerini paylaşmakta ve yinelemektedir; bu da siyasi sistem içinde bir kurumsal süreklilik oluşturmaktadır. Dolayısıyla halefiyet mekanizmaları kriz zamanlarında hızla işleyecek şekilde tasarlanmıştır.
Bu esnada İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC), iç güvenlik üzerinde çelikten bir kontrol sağlarken; İran’ın konvansiyonel askeri ve istihbarat aygıtının merkezi olmayan yapısı, üst düzey liderlik tasfiye edilse bile operasyonların sürekliliğini temin etmektedir. Komuta zinciri kopsa dahi orta kademe komutanların otonom şekilde hareket etmeye devam etmesi beklenmektedir.
Önceden planlanmış halefiyet prosedürlerinin hazır olması sayesinde Tahran, üst düzey liderlik kadrosunu beklenenden çok daha hızlı bir şekilde yeniden tesis edebildi.
İran’ın başarılı olduğu bir diğer alan ise Amerikan üslerini ve bölgesel müttefiklerini hedef almaktı.
İran; Katar ve Ürdün’deki erken uyarı radar tesisleri de dahil olmak üzere bir dizi Amerikan askeri kurulumunu ve sabit varlığını işlevsiz hale getirmeyi başarırken, Suudi Arabistan’daki tankerlere ve havadan gözetleme varlıklarına da zarar verdi. Eş zamanlı olarak, Körfez genelindeki petrokimya altyapısına düzenlenen saldırılar, kendilerini uzun süredir Amerikan askeri korumasıyla güvence altında gören Arap monarşilerinin stratejik hesaplarını değiştirdi.
On yıllar boyunca bu devletler, Amerikan varlığını mutlak bir güvenlik garantisi olarak gördüler. Ancak savaş, bu tür tesislerin bir kalkan olduğu kadar bir risk faktörüne (yükümlülüğe) de dönüşebileceğini gösterdi. Tahran net bir mesajı etkili bir şekilde iletti: Eğer İran kaosa sürüklenirse, Körfez monarşileri de bundan muaf kalmayacaktır. Bu kavrayış, bölgesel düzeyde gerilimi tırmandırma hevesini önemli ölçüde azalttı.
İran’ın nihai ve belki de sonuçları açısından en önemli başarısı, genel uluslararası konjonktürü doğru okumasıydı.
Önce Kovid-19’un, ardından da Ukrayna’daki savaşın yol açtığı ekonomik çalkantıların ardından, ne küresel ekonominin ne de Amerika’nın müttefiklerinin büyük bir jeopolitik şoka daha tahammülü vardı. Hürmüz Boğazı’ndaki deniz seyrüseferini tehdit edip aksatarak İran, yalnızca petrol ve gaz akışını değil; küresel tedarik zincirleri için hayati önem taşıyan gübreleri, kimyasal hammaddeleri ve diğer stratejik emtiaları da hedef aldı. Fiyatlarda yaşanan artış, savaş alanının çok ötesinde maliyetler üretti.
| Tahran’ın hesabı son derece netti: İran’a çektirilecek herhangi bir ekonomik acı yalnızca İran’ın yükü olarak kalmayacaktı. Bu acı tüm dünya tarafından paylaşılacak, böylece uzlaşı ve itidal yönündeki uluslararası baskı artacaktı. |
Sonuç olarak İran’ın çatışmadaki performansı, hem derin zayıflıkları hem de azımsanmayacak güçleri gözler önüne serdi. İstihbarat zafiyetleri ağırdı, hava savunması ürkütücü bir kolaylıkla delindi ve üst düzey liderliğinin büyük bir kısmı savaşın ilk aşamasında etkisiz hale getirildi. Yine de İslam Cumhuriyeti; stratejik sabır, kurumsal dayanıklılık ve hasımlarını kısıtlayan siyasi sınırları net bir şekilde kavradığını kanıtladı. İran savaşı geleneksel anlamda kazanmış olmayabilir; ancak Irak veya Libya’nın başına gelen kaderden, yani devletin tamamen çöküşünden kaçınmayı başardı. Modern çatışmalarda, sadece hayatta kalabilmek bile başlı başına bir zafer biçimi oluşturabilir.













































































































































































