Antik Yunan: Avrupa’nın ilk Uygarlığı
Ayrıca videomuzu video üzerinden de inceleyebilirsiniz:
Christopher Nolan’ın, Homeros’un Antik Yunan edebiyatının temeli kabul edilen Odyssey Destanı’nın Hollywood uyarlamasının gösterime girmesi, Avrupa’nın bu ilk uygarlığına olan ilgiyi yeniden canlandırdı. Modern Avrupa’nın kimlik, siyaset ve ekonomi tartışmalarıyla parçalanmaya yüz tuttuğu şu sıralarda, Avrupa’nın temellerini atan uygarlığa dönüp bakmak için bundan daha uygun bir zaman olmayabilirdi.
Bu makale, yakında yayımlanacak olan The Geopolitics of Europe (Avrupa’nın Jeopolitiği) adlı Geopolity kitapçığından uyarlanmıştır. Çalışma, dünyanın jeopolitiğini inceleyen ve Avrupa, Afrika, Orta Doğu, Asya-Pasifik, Güney Asya, Orta Asya ve Amerika kıtaları olmak üzere yedi kitapçıktan oluşan bir serinin parçası. Serinin 2027 yılında yayımlanması planlanıyor.
Antik Yunan, Batı uygarlığının kurucu kültürüydü; Batı dünyasına ilk felsefeyi, siyaseti ve entelektüel geleneği kazandırdı. Yaklaşık MÖ 1600’lerden itibaren ortaya çıkan Antik Yunan uygarlığı, Kuzeydoğu Akdeniz’e hâkim oldu.
Antik çağlarda da günümüzde olduğu gibi Yunanistan çok sayıda ada ve dar yarımadadan oluşuyordu. Günümüzde bunların sayısı yaklaşık 6 bine ulaşmaktadır ve ülke büyük ölçüde dağlar ve tepelerle kaplıdır. Bu engebeli coğrafya büyük yerleşimlerin kurulmasına elverişli değildi. Bu nedenle Antik Yunan, bağımsız şehir devletlerinden oluşan bir yapı geliştirdi. Dağlar hem yabancı istilacılara hem de komşu Yunanlara karşı doğal engeller oluşturuyordu. Yunanlar için dağlar o kadar önemliydi ki tanrılarının bazı dağların zirvelerinde yaşadığına inanıyorlardı. Zeus, Hera, Apollon ve Akhilleus gibi isimler bu şekilde Yunan mitolojisine yerleşti.
Bu şehir devletleri toprak ve güç uğruna sürekli birbirleriyle savaşıyordu. Avrupa tarihinin en büyük şairlerinden biri olan Homeros da bu dönemde ortaya çıktı. Homeros, Truva’nın efsanevi hikayesi ve sonraki Hollywood filmlerinin ilham kaynağı olan Truva Savaşı’nı anlatan İlyada’yı yazdı.
Yunanlar kendi kendini yöneten şehirler kurdular ve zamanla Atina, Korint ve Sparta en etkili şehir devletleri hâline geldi. Bu tür şehirlere verdikleri isim polis idi; bugün kullandığımız “politika” kelimesi de buradan türemiştir.
Bir polis yani şehir oldukça basit bir yapıya sahipti. Özgür erkekler ve köleler vardı. Özgür erkeklerin hakları bulunurken kölelerin hiçbir hakkı yoktu. Avrupalılar sıklıkla Antik Yunan’ı demokrasinin doğduğu yer olarak gösterirler; ancak bunlar yalnızca erkek vatandaşların oy kullanabildiği küçük şehir devletleriydi. Kölelerin, yabancıların ve kadınların siyasi hakları yoktu.
Yunanlar kendi yarattıkları çok sayıda tanrıya inanıyor olsalar da şehir devletlerinin ortaya çıkışı, onları asıl ünlü yapan düşünürlerin ve yazarların yetişmesini sağladı. Sokrates eleştirel düşüncenin temel ilkelerini geliştirdi. Platon onun en ünlü öğrencisiydi; Aristoteles ise Platon’un öğrencisiydi. Arşimet, Öklid ve Pisagor bilim ve matematiğe büyük katkılarda bulundu. Ancak felsefeleri ne kadar gelişirse gelişsin, Yunanlar dünyayı açıklamak için mitlere ve tanrılara duydukları ihtiyacı hiçbir zaman tamamen terk etmediler.
Antik Yunan’ın engebeli coğrafyası güçlü bir denizcilik kültürünün gelişmesini de teşvik etti. Bu sayede Yunanlar Akdeniz boyunca yayıldılar. MÖ 499 yılında bu durum, Yunan şehir devletleri ile dev Pers İmparatorluğu arasında Yunan-Pers Savaşlarının başlamasına yol açtı.
Atina ve Sparta’nın liderliğinde birleşen Yunanlar, Perslerin Yunanistan’a yönelik iki büyük istilasını püskürtmeyi başardılar. Yurttaş askerlerden oluşan orduları, birlik, disiplin ve stratejinin büyük bir imparatorluğu bile yenebileceğini gösterdi. Bu savaşların en ünlü kesitlerinden biri, Spartalı küçük bir birliğin Thermopylai Geçidi’nde Pers ordusunu durdurmasıydı. Bu olay daha sonra 300 Spartalı adlı Hollywood filmine ilham kaynağı oldu.
Yunan şehir devletleri Perslere karşı Delos Birliği altında birleşmişti. Ancak sadece elli yıl sonra bu birlik çöktü ve Atina ile Sparta birbirine düşman oldu.
Sparta tamamen askerî kültür üzerine kuruluyken, Atina kendisini demokrasinin ve kültürel üstünlüğün merkezi olarak görüyordu.
MÖ 431 yılında Peloponez Savaşı başladı. Tarihçi Thukydides’in bu savaşa dair anlatımı, jeopolitiğin ve uluslararası ilişkilerin temel eserlerinden biri kabul edilir. O, günümüzde “Thukydides Tuzağı” olarak bilinen kavramı ortaya koymuştur. Buna göre yerleşik bir güç, yükselen bir gücün mevcut düzeni değiştirmesini önlemek için onunla savaşa girer. Pek çok analist bugün ABD ile Çin arasındaki rekabeti bu çerçevede değerlendirmektedir.
Savaşın neticesi yıkıcıydı. Onlarca yıl süren kanlı mücadele sonunda Yunanistan’ın altın çağı sona erdi. Sparta galip geldi ancak gücü tükenmiş, ittifakları zayıflamış ve serveti büyük ölçüde azalmıştı. Yunanlar bir daha ancak iki bin yıl sonra yeniden birleşebilecekti.
Tüm bunlardan sonra ortaya çıkan son büyük Yunan devleti ve muhtemelen Yunanistan’ın en ünlü evladını yetiştiren devlet Makedonya Krallığı oldu. Atina’nın kuzeyindeki Makedonya’nın kralı II. Philippos, ordusunu daha uzun mızraklarla donattı ve yeni taktikler geliştirdi. Böylece Yunanistan’ı fethetmeyi başardı. Birliğini korumak için Perslere karşı büyük bir sefer planladı ancak MÖ 336 yılında suikasta uğrayarak öldürüldü. Perslerle hesaplaşma işi 20 yaşındaki oğlu İskender’e (Alexander) kaldı.
İskender önce Anadolu’yu ve ardından Mısır’ı fethetti. Burada kendi adını verdiği İskenderiye (Alexandria) şehrini kurdu. Daha sonra ordusuyla bugünkü Irak topraklarındaki Persleri kesin bir yenilgiye uğrattı ve Pers topraklarının içlerine ilerledi. Pers Kralı III. Darius kendi adamları tarafından öldürülünce İskender Pers Kralı oldu. Afganistan’a ve Kuzey Hindistan’a kadar ilerleyen İskender, katıldığı tüm büyük savaşları kazandı. Ancak yorgun düşen askerleri eve dönme konusunda ısrar edince geri dönmek zorunda kaldı.
MÖ 323 yılında Fırat Nehri kıyısında bir ateşli hastalığa yakalandı ve henüz 32 yaşındayken öldü. Bu olağanüstü başarıları nedeniyle tarihe Büyük İskender (Alexander the Great) olarak geçti.
İskender imparatorluğu boyunca birçok şehir kurdu ve Yunan dilini, kültürünü ve fikirlerini antik dünyanın geniş bölgelerine yaydı. Tarihçiler bu döneme, Yunanistan’ın Yunanca adı olan Hellas‘tan türeyen Helenistik Çağ adını verirler. İskender, fethettiği toplumların kültürlerinden beslenmeye açık bir hükümdardı. Bu esneklik, geniş imparatorluğunu yönetmesinde önemli rol oynadı.
Ancak ölümünden sonra imparatorluk generalleri arasında paylaşıldı ve kısa sürede parçalandı. Sadece bir on yıl içinde İskender’in imparatorluğu onarılamayacak şekilde bölünmüştü. Böylelikle Yunan siyasi birliği ortadan kalktı ve güç giderek yükselen Roma İmparatorluğu ile birlikte batıya kaydı.
Antik Yunan sonunda gerileyip Roma İmparatorluğu’nun bir parçası hâline gelse de fikirleri siyasi gücünden çok daha uzun yaşadı. Romalılar Yunan felsefesini, bilimini ve bilgisini Avrupa’ya taşıdı. Daha sonraki yüzyıllarda Rönesans döneminde Yunan düşüncesi yeniden keşfedildi ve modern Batı dünyasının şekillenmesine katkı sağladı. Avrupa’nın siyaseti, felsefesi, matematiği, mantığı ve bilimsel düşünce geleneği entelektüel mirasının önemli bir kısmını Yunan şehir devletlerine borçludur.
Çöküşünün üzerinden iki binden fazla yıl geçmiş olmasına rağmen, Avrupa’nın bu ilk uygarlığı bugün hâlâ kıtanın siyasetini, hukukunu, kültürünü ve kimliğini şekillendirmeye devam etmektedir.












































































































































































