#ABD #Afrika #Amerika #Asya #Cezayir #Düşünce #Ekonomi #Enerji #Fas #Filistin #Genel #Güvenlik #Irak #İran #Jeopolitik #Katar #Libya #Lübnan #Mısır #Ortadoğu #Rusya #Siyaset #Suriye #Tarih #Tema #Toplum #Tunus #Türkiye #Ürdün #Yahudi Varlığı #Yemen

Suriye’de SDG’yi Doğuran ve Bitiren Faktörler

Suriye'de SDG'yi Doğuran ve Bitiren Faktörler

Tarihler 2010’u gösterdiğinde, İslam coğrafyasının kalbi olan Ortadoğu’da, sömürgeci Batı’nın kurduğu yapay düzeni kökünden sarsan büyük bir kıyam başladı. Tunus’tan ateşlenen ve Mısır, Libya, Fas, Cezayir ve Yemen’e hızla yayılan bu öfke seli, aslında yüz yıllık bir hesaplaşmanın tezahürüydü. Zira yaklaşık bir asırdır, bu topraklar Batı’nın atadığı bekçiler ve diktatörler eliyle yönetilmekteydi. Bu “uşak rejimler”, efendileri adına İslam Ümmeti’ne tam bir asır boyunca siyasi, fikri ve iktisadi bir “kış” yaşatmış; halkları baskı, zulüm ve fakirlik cenderesine hapsetmişti.

Ancak bu tarihsel eşikte, Müslüman halklar, üzerlerine serpilmiş ölü toprağını atarak, bu karanlık kışı, İslami bir diriliş baharına çevirme iradesini ortaya koydu. Meydanlara inen milyonlar, sadece ekmek veya iş istemiyor; onurlarını ve çalınan iradelerini geri talep ediyorlardı. Rejimlerin yıllarca halkın bileklerine vurduğu prangalar ve zihinlerine işlediği “korku zincirleri”, bu imanlı duruş karşısında çatırdadı. Meydanlar artık korkuyu yenmiş, sömürgeci nizamın dayatmalarına boyun eğmeyen ve bedel ödemeye hazır kitlelerin tekbir sesleriyle inliyordu.

Bu kıyamın şiarı haline gelen “Eş-şaab yurid iskat’en nizam” (Halk, rejimin devrilmesini istiyor) sloganı, basit bir hükümet veya şahısların değişikliği talebi değildi. Bu, Sykes-Picot sınırları içinde Batı’nın çıkarlarını koruyan köhnemiş sistemin (nizamın) bütünüyle reddedildiğinin ilanıydı.

Bu devrim dalgası karşısında Suriye’deki Baas rejimi ise yıllardır inşa ettiği istihbarat ağı (Muhaberat) ve işkence merkezleriyle halk üzerinde öyle derin bir korku imparatorluğu kurmuştu ki, hiç kimsenin baş kaldırmaya cesaret edemeyeceğini düşünüyordu. Onlara göre halk sindirilmiş, iradesi teslim alınmıştı.

Fakat Allah’ın hesabı, zalimlerin hesabının üzerindeydi. Dera şehrinde, fıtratları bozulmamış çocukların o küçücük elleriyle duvarlara yazdığı yazı, tağuti rejimin sonunun habercisi oldu. Duvarlara nakşedilen “Ey Doktor, sıra sana da gelecek” ifadesi, sadece Beşar Esad’a değil, bölgedeki tüm sömürge valilerine bir meydan okumaydı. Çocukların yaktığı bu kıvılcım, Suriye Devrimi’nin fitilini ateşledi. Mısır’da, Tunus’ta ve Libya’da diktatörleri deviren o meşhur slogan, artık Şam’ın, Halep’in, Humus ’un meydanlarında yankılanıyordu. Suriye halkı, tüm dünyaya haykırıyordu: “Halk, rejimin -ve onun temsil ettiği sömürge düzeninin- devrilmesini istiyor.”

Rejimin Tuzağı ve Devrimin Ekseni

Suriye sahasında halkın başlattığı bu kıyam, başlangıç aşamasında “silahsız ve sivil” karakteriyle rejimin şiddet aygıtını ahlaki ve siyasi olarak boşa düşürmüştü. Ancak bu süreç, sadece yerel bir diktatörlüğe karşı değil, aynı zamanda Sykes-Picot düzeninin bölgedeki bekçiliğini yapan küresel sisteme karşı da bir tehdit olarak algılandı. Zira meydanlardan yükselen ses, salt bir reform talebinin ötesinde, İslami bir kimlik ve çözüm arayışının tezahürüydü. Bu noktada, devrimin silahlı mücadeleye evrilmesi süreci, iki temel dinamik üzerinden şekillenen stratejik bir kırılmayı ifade etmektedir.

Birinci dinamik, Rejimin Varlık Stratejisi ve Şiddet Sarmalıdır. Beşar Esad rejimi ve arkasındaki küresel destekçiler, meydanlardaki fikri ve siyasi kuşatmayı kırmanın tek yolunun, çatışmayı kendi üstün oldukları “askeri alana” çektiler. Rejim, gösterilere tanklarla, ağır silahlarla ve sistematik katliamlarla cevap vererek halkı “nefsi müdafaa” yapmaya mecbur bıraktı. Bu, bilinçli bir tercihti; zira devrim silahlandığında, rejim bunu “terörle mücadele” parantezine alarak uluslararası meşruiyet devşirebilecek ve kıyamı kriminalize edebilecekti. Dolayısıyla silahlı mücadeleye geçiş, halkın bir tercihi değil, hayatta kalma refleksiyle itildiği zorunlu bir istikamet oldu.

İkinci ve daha tehlikeli dinamik ise Uluslararası Sistemin “Siyasi Para” Yoluyla Müdahalesidir. Batı ve bölgesel müttefikleri, Suriye’deki değişimin “kontrol dışı” bir İslami devlete (Raşidi Hilafet’e) evrilmesinden duydukları endişeyle, silahlı mücadeleyi bir “kontrol mekanizması” olarak kullandılar. Devrimin askerileşmesiyle birlikte, direniş grupları lojistik ihtiyaçları için dışa bağımlı hale getirildi. “Dost ülkeler” adı altında sahaya giren istihbarat servisleri ve bölgesel güçler, sağladıkları finansman (siyasi/kirli para) karşılığında grupların iradesini ipotek altına aldı.

Bu süreçte, “İslam ile yola çıkan devrim, finansörlerin ajandalarına göre hareket eden, birleşmek yerine bölünen ve Şam’daki rejimi devirmek yerine birbirleriyle rekabet eden fraksiyonlara dönüştürülmek istendi. Kırmızı çizgiler çizilerek direnişin Şam’a yürümesi engellendi ve cepheler donduruldu. Silahlı mücadeleye geçişin ardından gelen bu dış müdahale, devrimin “Şam’da yönetimi değiştirme” hedefinden saptırılıp, Cenevre ve Astana gibi masalarda “Rejimle uzlaşı” noktasına çekilmesinin altyapısını hazırlamıştır. Böylece devrim, askeri olarak değil ama siyasi basiret yoksunluğu ve dışa bağımlılık yoluyla içeriden çürütülmeye çalışılmıştır.

Amerika’nın Şeytani Terazisi: Parçalanma Tehdidi ve Zoraki Bütünlük Arasında Suriye

Suriye meselesinin şifrelerini çözmek için, 1971’de Hafız Esad’ın iktidara taşınmasından bu yana, Amerika’nın bu toprakları kendi “arka bahçesi” olarak gördüğü gerçeğini teslim etmek gerekir. 2011’de başlayan devrim, ABD için sadece bir müttefik kaybı değil, bölgedeki jeopolitik denklemin tamamen kontrolden çıkma riskiydi. Bu nedenle Amerika, Suriye stratejisini tek bir düzlem üzerine değil, devrimin nabzına ve gücüne göre değişen iki aşamalı bir sarkaç üzerine kurdu: “İslami Devrim tehlikesi büyüdüğünde ülkeyi parçala; devrim zayıflatılıp kontrol altına alındığında ise ‘Suriye Arap Cumhuriyeti ‘ gibi bir yapıyla toprak bütünlüğünü koru.”

Bu durum Amerikan’ın ve batının uykularını kaçırmaktaydı. Çünkü artık sadece Eş Şaab yurid iskat-en nizam (Halk Nizamın yıkılmasını istiyor) değil Nizamın yıkılmasından sonra da yerine tesis edilecek nizamı meydanlar haykırıyordu; Eş Şaab yurid Hilafe İslamiye ( Halk İslami Hilafet istiyor.) sözleri bütün Suriye de yankılanmaya başladı. Halk İslami Yönetimden başkasına razı değildi. Cesur Suriye halkı Cuma gösterilerinde kullandıkları mottolarla bunu çok güçlü bir şekilde dile getiriyordu. Bunun sahada karşılık bulduğunu gören Esad ve yöneticileri yardım çağrısında bulunuyorlardı. Esad, “Ben, Ortadoğu’da laikliğin son kalesiyim! Ben yıkılırsam, Fas’tan Endonezya’ya ulaşacak Hilâfet kurmak isteyenler var!”  Sözleriyle Batılı efendilerini uyardı ve hemen yardıma çağırdı. 3 Ekim 2011 yılında Amerika’nın girişimleriyle Türkiye’de kurulan Suriye Ulusal Koalisyonunun ilk başkanı Burhan Galyon el-Cezire televizyonuna yaptığı açıklamada “Suriye’de asıl sorun, halkın İslami bir yönetimden başkasına razı olmaması.” sözleriyle bu gerçeği ifade ediyordu. Suriye Dışişleri eski Bakanı Velid Muallim de “Biz sadece Suriye rejimini savunmak için değil, İslami Hilâfet çağrısı yapanlara karşı Lübnan, Ürdün ve Türkiye’yi korumak için de mücadele ediyoruz!”  İfadeleriyle bu gerçeğin boyutuna dikkat çekti.

İşte tam bu noktada, devrim en güçlü ve rejim en zayıf anındayken, Amerika “Parçala ve Yönet” kartını masaya sürdü. Çünkü İslami bir devrimin eline geçecek “Parçalanmamış bir Suriye”, Ortadoğu’daki Amerikan nizamının sonu olurdu. Bu senaryoyu engellemek için saha kasıtlı olarak parçalara ayrıldı.

Radikalizm ve Vahşet Sopası: Irak hapishanelerinden salınan kadrolarla kurulan IŞİD (DAEŞ), devrimin meşruiyetini ve bütünlüğünü parçalamak için sahaya sürüldü.

Vekil Güçlerin Rolü: Amerika, müttefiklerine (Türkiye, Suud, Katar) muhalifleri “finanse ederek bölme” ve “birleşmeyi engelleme” rolünü verdi. Diğer yanda İran ve Rusya’ya rejimi suni teneffüsle ayakta tutma izni verildi.

Etnik Ayrışma: PYD/YPG silahlandırılarak, devrimin kuzey hattında bir gedik açıldı ve muhaliflerin bütünlüğü bozuldu.

İkinci Aşama: Devrim Zayıfladığında “Seküler Bütünlük” Stratejisi

Yıllar süren çatışmalar, iç fitneler ve uluslararası müdahalelerle devrimin “Şam’a yürüme” ve “Nizamı değiştirme” kapasitesi zayıflatıldığında ise Amerika stratejisinde makas değiştirdi. İslami devrim tehlikesi (geçici olarak) bertaraf edildiğinde, Washington’un önceliği “Suriye’nin Toprak Bütünlüğü” söylemine döndü. Ancak bu bütünlük, İslami bir bütünlük değil; Batı değerlerine entegre olmuş, laik/seküler bir devlet yapısının muhafazasıydı.

Ekim 2015’te kurulan Suriye Demokratik Güçleri (SDG), işte bu stratejik makas değişikliğinin en somut ürünüdür. Amerika, devrimin zayıfladığı bu konjonktürde SDG’yi kurarak aynı anda 3 hedefe ateş etti:

  1. Parçalama İşlevi: Kuzeyde özerk bir yapı oluşturarak, olası bir İslami yönetimin Akdeniz’e ve Türkiye sınırına erişimini kesmek.
  2. Geleceğin “Seküler” Sigortası: SDG, ismindeki “Demokratik” vurgusu ve bünyesindeki (göstermelik) Arap aşiretleri ile, geleceğin Suriye masasında rejimin karşısına (veya yanına) oturtulacak “laik alternatif” olarak tasarlandı.
  3. PYD’nin yeni Resmi yüzü: ABD PKK’yı Terör Örgütü olarak kabul ediyordu. Raporlarda PYD’nin de PKK’nin Suriye kolu olduğu aktarılıyordu. Bu yüzden Türkiye ile gerilim içerisindeydi. PYD’ye resmi olarak Silah ve para yardımı yapamıyordu çünkü Kongreden Bir Terör Örgütü koluna yardımı geçiremiyordu. SDG’yi yeni örgüt olarak sundu. Bu sıkıntıları ortadan kaldırdı.

Kullanışlı Aparatların Tasfiyesi ve Tarihin Değişmez Hükmü

Suriye sahasındaki bu kaotik denklemin seyri, 8 Aralık 2024 tarihinde Beşar Esad’ın devrilmesi ve yerine yıllarca HTŞ liderliğini yürüten Ahmed Şara’nın (Ebu Muhammed el-Cevlani) getirilmesiyle yeni bir evreye girdi. Bu tarih, bölgede kartların yeniden dağıtıldığı, ancak destenin sahibinin yine Amerika olduğu bir dönüm noktasıydı. Özellikle Gazze Savaşı sonrası değişen küresel dengelerle birlikte, Washington’un bölge stratejisi “kontrollü kaos”tan “İsrail eksenli bölgesel sükûnete” evrildi. ABD artık bölgede sıcak çatışma istemiyor; İsrail’in güvenliğini tehdit edebilecek tüm vekalet unsurlarını (Hizbullah, Haşdi Şabi, Hamas vb.) tasfiye ederek sahayı örgütlerden temizlemek istiyordu.

Bu yeni konjonktürde, Suriye’deki HTŞ devlet mekanizmasına entegre edilerek dönüştürülmüş, geriye sadece ABD’nin yıllardır besleyip büyüttüğü SDG sorunu kalmıştı. Ancak “miadı dolan” her aparat gibi, SDG’nin de tasfiyesi ve Şam merkezli yeni yönetime eklemlenmesi gerekiyordu.

10 Mart ve 1 Nisan Mutabakatları

Sürecin diplomatik altyapısı, 10 Mart ve 1 Nisan mutabakatlarıyla örüldü. 10 Mart Mutabakatı, teorik çerçeveyi çizerek; Kuzeydoğu Suriye’deki (Rojava) tüm askeri ve sivil kurumların Şam yönetimine devredilmesini, sınır kapıları ve enerji havzalarının devlet kontrolüne geçmesini öngörüyordu. 1 Nisan Mutabakatı ise bu teorinin sahadaki tatbikatıydı. Buna göre SDG, 31 Aralık 2025’e kadar Fırat’ın batısından tamamen çekilecek ve Halep’in kritik noktaları olan Eşrefiye ve Şeyh Maksud’u teslim edecekti.

Ancak SDG, sömürgeci efendisine güvenmenin verdiği aymazlıkla süreci akamete uğrattı ve taahhütlerini yerine getirmedi. Şam yönetimi ise “uygun zamanı” bekliyordu. O beklenen kıvılcım, 6 Ocak 2026’da Halep’te çakıldı ve çatışmalar başladı.

Paris Masasında “Kirli Pazarlık” ve SDG’nin üstünün çizilmesi

Sahanın ısındığı o günlerde, asıl savaş Paris’teki kapalı kapılar ardında veriliyordu. 6 Ocak’ta Şam Yönetimi, İsrail ve Amerika arasında gerçekleşen gizli görüşmelerde, Suriye toprakları bir kez daha sömürgeci çıkarlara peşkeş çekildi. Masadaki pazarlık şuydu: İsrail, kendi güvenliği gerekçesiyle Golan Tepeleri ve Hermon Dağı çevresinde kalıcı tampon bölgeler kuracak; buna karşılık Şam Yönetimi’ne, SDG’yi bitirmesi için “vize” ve destek verilecekti. Yani Şam, güneydeki toprakları İsrail’e hibe ederek, kuzeydeki otoritesini satın aldı.

Bu anlaşmanın ardından ABD, SDG üzerindeki koruma kalkanını kaldırdı. Amerikan hava gücünün şemsiyesi çekilince, yıllardır “sayıları 100 binler ve 200 binler olarak ” gösterilen SDG’nin aslında bir “kağıttan kaplan” olduğu ortaya çıktı. Coğrafi dezavantajları ve halk desteğinden yoksunluğu bir yana, örgütün iddia edildiği gibi 100 binlerce kişilik ordusu da yoktu. Peki o kadar yapılan silah yardımları nereye gitmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ekim 2019’da işaret ettiği “30 bin tır silah”, aslında SDG’ye değil, SDG üzerinden Esad rejimine ve derin yapıya “nefes borusu” olsun diye aktarılmıştı. Geldiğimiz noktada ana gövdesini oluşturan Arap aşiretlerinin de Ahmed Şara yönetimiyle anlaşarak safları terk etmesiyle, SDG büyük bir hızla çözüldü ve süpürüldü. SDG Haseke ve Kamışlıya sıkıştırılmış durumda. Önümüzdeki günler haritanın kalan kısmının da renk değiştireceği ön görülüyor. Bunu da ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın yaptığı son açıklamalardan anlıyoruz.

Tom Barrack; “Şu anda Suriye’deki Kürtler için en büyük fırsat, Ahmed al-Sharaa başkanlığındaki yeni hükümet altında Esad sonrası geçiş sürecinde yatıyor. Bu an, Beşar Esad rejimi altında uzun süredir reddedilen tam vatandaşlık hakları, kültürel korumalar ve siyasi katılım ile birleşik bir Suriye devletine tam entegrasyon yolunu açıyor; birçok Kürt’ün vatansız bırakıldığı, dil kısıtlamalarına maruz kaldığı ve sistematik ayrımcılığa uğradığı o dönemde bu haklar tanınmamıştı.

“Tarihsel olarak, ABD’nin kuzeydoğu Suriye’deki askeri varlığı esas olarak IŞİD karşıtı ortaklık gerekçesiyle haklı gösteriliyordu. Kürtlerin öncülük ettiği Suriye Demokratik Güçleri (SDG), 2019’a kadar IŞİD’in toprak hakimiyetini yenilgiye uğratmada en etkili kara ortağı olmuş, binlerce IŞİD savaşçısı ve aile üyesini El-Hol ve Eş-Şedadi gibi cezaevleri ve kamplarda tutmuştu. O dönemde, ortaklık kurulabilecek işleyen bir merkezi Suriye devleti yoktu; Esad rejimi zayıflamış, tartışmalı ve İran ile Rusya ittifakları nedeniyle IŞİD’e karşı güvenilir bir ortak değildi.”

ABD ile Örtünen Çıplak Kalır

Bugün SDG yöneticilerinin Amerikan duvarlarına gidip ağlaması, ihanetlerinin ve basiretsizliklerinin bir sonucudur.

Tarih bir kez daha tekerrür etmiştir: “ABD ile örtünen çıplak kalır.”

Günün sonunda, kim sırtını sömürgeci Batı’ya ve Amerika’ya yaslıyorsa, akıbeti muhakkak hüsran ve çıplaklık olacaktır. Bu noktadan sonra hâlâ ABD ile örtünerek egemenliğini düşmana teslim eden ve SDG’nin hâline bakıp sevinen, ama aynı yolda yürüyenlerin şunu bilmesi gerekir: Sizler de çıplak kalacaksınız! Sadece henüz “son kullanma tarihiniz” gelmedi.

Unutulmamalıdır ki Amerika’nın dostlukları, müttefikleri veya değerleri yoktur; sadece ve sadece çıkarları vardır. Hiçbir etnik grup, hiçbir örgüt ve hiçbir devlet, Amerika’nın küresel çıkarlarından daha değerli değildir. ABD’nin şerrinden ve boyunduruğundan kurtulmanın tek yolu; ona meydan okumak ve ona karşı ideolojik temelde siyasi mücadele başlatmaktır.